İnsan yeryüzünü dünya yapar. Böylece uzay denen o sonsuz boşlukta diğer gezegenlerden ve gök cisimlerinden farklı olmayan yeryüzü (ya da yerküre) dünya olur.  İnsan, diğer canlılardan farklı olarak sahip olduğu özelliklerle yeryüzünü değiştirip dönüştürür, bir bakıma yeryüzüne anlam katar. Bu anlam, onun Kaos’u Nomos yapmasında, yeryüzüne yerleşik kurallar, yasalar koymasında, töreler getirmesinde, insanlararası ilişkileri düzenlemesinde açıkça görülür. İnsan “dünyaya gelir” ve el atıp değiştirdiği, dönüştürdüğü ve dünyası kıldığı yeryüzünü, türdeşlerinin kaldığı yerden alarak değiştirip dönüştürmeye devam eder. 

İnsanın yeryüzünü değiştirip dönüştürmesi dur-durak bilmeyen kesintisiz öyle bir süreçtir ki ona, bütün bu yapıp-ettiklerinin amacını unutturduğu gibi dünyasında neye karşı savaştığını ve kendi kendisine hesap vermeyi unutturur. Yani Kendine-Dönüşümlü (reflektif) bir düşünme ediminden gittikçe uzaklaşmaya başlar. 

Aslında insan yeryüzünü dünya() yapma sürecinde Doğakarşısına almış, onu değiştirip dönüştürmeye çalışmış, Doğa kendisiyle savaşılacak bir rakip olarak görmüştür. Bu bağlamda Doğa, onun için son derece tehlikeliydi. Kurduğu Dünya ile ilgisinde Doğa olaylarına “Doğal ?fetler adını vermesi boşuna değildir. Böylece Doğaavuçlarının içine almaya, ona egemen olmaya başlıyor, Doğa bütünüyle dünyasına katmayı planlıyordu.  

Ancak Kendine-Dönüşümlü düşünme ediminden yoksun kaldığı için, onunla birlikte barış içinde yaşaması gerektiğini çoktan unutmuştu. Diğer canlılardan “farklı” olduğu halde kendisine üstünlük atfetmiş; böylece doğada varolan her şeyi kendi çıkarları için egemenliği altına almaya çalışarak Doğaya, onu yeterince tanımadan bir bakıma “kafa tutmuş” oluyordu.   

 

*** 

Doğa ise düşünceliydi, mahzundu, üzgündü, ağlamaklıydı. O, kendi yasalarından vazgeçemezdi. Ancak, tek yapabileceği şey, birlikte yaşamaları zorunlu olan insanla bu yasaları paylaşmaya, insanın yasalarını öğrenmesine izin vermekti. Öyle de yaptı. Yasalarını insanla paylaştı. İnsan Doğanın yasalarını öğrendi. Okullar kurarak o yasaları öğretti.   

Doğa artık insanla birlikte yaşayabileceği için seviniyordu, mutluydu. Sildi göz yaşlarını ve bekledi Ama İnsanı tanımadığını anlaması uzun sürmedi. O sanıyordu ki insan, dünyasını bu yasaları hesaba katarak kuracak. Çünkü birlikte yaşamak bunu gerektiriyordu. Hesaba katmadığı bir şey vardı: İnsanın Kendine-Dönüşümlü düşünme ediminden henüz çok uzak olduğu.  

Her ne kadar Sokrates bin yılların ötesinden insana “kendini bil” diye seslenmiş ve Kendine-Dönüşümlü düşünmenin insan için âdetâ yaşamsal denebilecek önemine dikkat çekmişse de insan bunun kendisi için önemini pek kavrayamamış, kimileri de bunun gizemli bir motto olduğunu sanıp onu fazla irdelememişti. Aslında söylenmek istenen çok basitti: İnsan tekleri olarak kişilerden bir şey, “kendilerini” bilmeleri isteniyordu.  Kişinin “kendisi” ilkin bir canlı türünün üyesiydi. Yani gerçek bir varlıktı. O halde bir insan teki olarak her kişi önce insanı bilmek durumundaydı. Böylece kişi olarak kendisini o “büyük resmin”, yani bütünün içine yerleştirdiğinde gerçek bir varlık olarak sınırlılıklarını ve birlikte yaşadığı diğer kişilerle ilişkisinde yapabilirliklerini görüp değerlendirme olanağı bulmuş olacak; böylece kendini bilmek bir anlam kazanacak, bu da dünyada insanların giderek çatışmasız ve barış içinde mutlu yaşamalarını birlikte getirecekti.  

*** 

 İnsanın, sahip olduğu Kendine-Dönüşümlü düşünme yetisinin ve Kendine-Dönüşümlü düşünme biçiminin öne çıktığı, giderek de bir yaşam biçimi hâline gelip yaşamın her alanını sıkı denetim altına alarak, gerçek varoluşlara ve insanın yaşamına belirli bir form dikte ettirdiği tarihsel dönemler olmuştur. Buna belirli bir zihniyetin egemenliği diyoruz. Örneğin, dile kolay, bin yıl yani on yüzyıl devam eden ve batıda “Ortaçağ olarak bildiğimiz tarihsel dönem, Kendine-Dönüşümlü düşünme biçiminin bir zihniyet olarak ortaya çıktığı bir dönemdir.  

Kendine-dönüşümlü düşünme biçiminin önemli bir özelliği insan aklının, günümüzde çok kullanılan bir bilgisayar terimiyle “çevrimiçi” yani dışarıya kapalı çalışıyor olmasıdır. Kavramlar gerçek oluşlardan bağımsız, birbirlerine dayanarak başka kavramları üretirler. Öyle ki, bu durum giderek kavramların gerçek oluşların yerine geçmesine evrilebilmektedir. Felsefe Tarihçileri buna “İdealizm” diyorlar. 

Ortaçağ’ın ardından,  17. ve 18. Yüzyıllarda R. Descartes, D. Hume, J. Locke, I. Kant gibi belli başlı filozoflar insan aklının (bu) çalışma biçimini merak etmişler ve insan aklının yapısı ve nasıl çalıştığı üzerine önemli yapıtlar ortaya koymuşlardır. Örneğin Immanuel Kant, “insan aklının, bilgilerinin bir çeşidinde özel bir kaderi vardır” diyor ve insan aklının ”kendi yapısı tarafından ortaya konduğundan reddedemeyeceği, ama bütün yetilerini aştıklarından yanıtlayamayacağı sorular tarafından tedirgin” edildiğini söylüyor. Kant bunlara “İnsan aklının ideleri” diyor ve ekliyor: “bir idenin karşıladığı nesne hakkında hiçbir bilgimiz olamaz; ancak problematik bir kavramımız olabilir”. Bu ideler Rasyonel paydası altında toplanabilecek olan “Tanrı” (Rasyonel Teoloji), “Ruh” (Rasyonel Psikoloji), “Evren-sonsuzluk” (Rasyonel Kozmoloji) ideleridir. Ortaçağ’ın önemli düşünürlerinin söylemlerinde ve akıl yürütmelerinde çeşitli biçimlerde görülebilen “Tanrı Kanıtlamaları” Kant’ın dikkatini çekmiş olmalı. 1 

*** 

Bütün bu söylediklerimizden sonra, Kendine-Dönüşümlü düşünme biçiminin,   olumlu bir işlev görmediğine ilişkin haklı bir izlenim oluşmuş olabilir. Ancak, Kendine-Dönüşümlü düşünme biçiminin, insanın düşünme yetisinin bir türü olduğu ve Felsefî bakışın ve Felsefe yapmanın temelini oluşturan olumlu bir işlevinin bulunduğu da unutulmamalıdır. Söz konusu “olumlu işlev”, Kendine-Dönüşümlü düşünme biçiminin insana, varoluşsal bir özelliğini, ölümlü bir varlık olduğunun, bu kesin, değişmez, sonsuza kadar geçerli olacak bu ebedî bilgiyi anımsatıyor oluşunda somutlanır. Şimdi artık bu bilgiyi yaşamına şu veya bu biçimde yerleştirerek kendine özgü bir yaşam kurup, öyle bir ömür sürmek insana kalmaktadır. Bu yerleştirme işinde insanın (kişinin) içine doğduğu Dünya (Kültür) son derece belirleyicidir. 

İnsan, ölümlü bir varlık olduğunun bilincine Kendine-Dönüşümlü düşünme aracılığıyla varabilir. Ancak çeşitli biçimlerde yaşantılarını sürdüren insanların tümünün genellikle bu düşünme biçimine dayanarak yaşamlarını sürdürdükleri söylenemez. İnsanlar genellikle bir gün ölecekmiş gibi değil, ölmeyecekmiş gibi yaşarlar. Her ne kadar kimileri ölümlü varlıklar olduklarının bilinciyle, dinsel inancalarının gereklerini yerine getirerek kendilerine ona göre bir yaşam düzeni kurmuş olsalar bile, sonuç olarak bir gün ölecekmiş gibi değil, ölmeyecekmiş gibi yaşarlar. İnsanlar, ölümlü varlıklar oldukları gerçeğini ve bunun bilgisini genellikle yaşamlarının mutlak belirleyicisi yapamazlar/yapmazlar. 

Yaşamını tümüyle ve mutlak anlamda ölümlü bir varlık olduğu gerçeği ve bunun bilgisiyle belirlemiş insanın yapması gereken tek şey, hiçbir şekilde eylemde bulunmayıp bir gün gerçekleşeceği kesin olan ölümü bekleyip durmaktır. Bu durum yaşama (birlikte yaşamaya) aykırı olduğu gibi insanın doğasına da aykırıdır. İnsan ruhu devingen bir özelliğe sahiptir ve âdetâ insanın dünyasını kurma işlevi ile görevlidir. 

Demek ki bir insanın, Kendine-Dönüşümlü düşünme biçimi aracılığıyla düşünüp ölümlü bir varlık olduğunu görmesinin, bu farkına varışın, Nermi Uygur’un deyişiyle “…dilin anlamında derinleşmesinin kimilerince ona filozof olma yolunu açabileceği söylense de, yaşarken, ona sağlayabileceği pratik bir sonuç yoktur. Ama bu durum, Kendine-Dönüşümlü düşünme biçiminin insan için değerini ve önemini azaltmaz. Çünkü Kendine-Dönüşümlü düşünme biçimi felsefe yapmak için vazgeçilemeyecek bir hareket noktası oluşturur. 2 

*** 

İnsanın yaşamında Kendine-dönüşümlü düşünme ne zaman ortaya çıkar? Bu soru bizi yazımızın başlığındaki Depremde Felsefenin Ne İşi Var? sorusuna yaklaştırmaktadır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra düşünceleriyle ve düşüncelerini yazdığı romanlara ve tiyatro yapıtlarına yansıtmış olan, aynı zamanda 20. Yüzyılda Varoluşçuluk akımı içinde de değerlendirilebilen filozof ve yazın adamı Albert Camus’a göre; bir toplumsal ilişkiler düzenini tanımak ve o toplumda insana nasıl bir değer verildiğini görmek istiyorsak, o toplumda insanların nasıl öldüğüne bakmamız yeterlidir. Böyle bir ölçüt, aynı zamanda Kendine-Dönüşümlü düşünmenin insanın dünyasında ne zaman ortaya çıktığı sorusuna da ışık tutacaktır. 

İnsanlar kuşkusuz ki bütün gerçek varlıklar gibi Dünyaya doğan, kendilerine özgü bir yaşam süren ve ölen canlılardır. Daha önce de sözünü etmiş olduğumuz gibi bu gerçek, bir canlı varlık türü olarak insan için, yani kavram olarak İnsana, bir tümele işaret eden doğru bir bilgidir. Mantık derslerinde Tümdengelimli (Dedüktif) akıl yürütmelerin anlatımında sık kullanılan öncülün Bütün İnsanlar Ölümlüdür öncülü olduğunu hepimiz biliriz. Bu İnsana ilişkin öylesine doğru bir bilgidir ki, akıl yürütmede sonucu (tekil olanı) zorunlu kılar. Yani bütün insanlar ölümlü ise (ki öyledir), ben de bir insan teki olarak bir kişiysem (ki öyledir), o halde benim de ölümlü olmam bir zorunluluk olarak böyle kurulmuş bir akıl yürütmeden sonuç olarak çıkar.  

 Burada dikkat edilmesi gereken şey, bu bilginin yaşayan tek tek insanların bir gün(?) öleceklerinden başka bir şeye yani ne zaman öleceklerine işâret etmemesidir. Çünkü İnsan tümel bir kavramdır. Ama insan tekleri olarak kişiler gerçek varlıklardır. Böyle oldukları için hep belirli bir durumda ve belirli bir zamanda ölürler. 

 O belirli durumlar nasıldır, nelerdir? Belirli zamanlar” nasıl belirlenmektedir ve onlar hangi zamanlardır? Yukarıda da sözünü etmiş olduğumuz gibi A.Camus’a göre bir toplumsal ilişkiler düzenini tanımak ve o toplumda insana verilen değeri görmek bakımından, o toplumda nasıl ölündüğü önemli bir ölçüt oluşturmaktadır. Soru, bir insan ömrünün, kendi doğal akışında ne zaman ve hangi durumlarda kesintiye uğradığı sorusudur. Bir insan ömrünü kendi doğal akışından alıkoyan, bu akışı belirli bir zaman ve durumda engelleyen şeyler nelerdir? 

*** 

Toplumumuz açısından bakıldığında bunların başında Epidemik (Salgın) hastalıklar ile diğer sık görülen hastalıkları, Doğal ?fetleri (Sel, Deprem,Yangın v.b.) Trafik Kazaları kadın cinayetlerini… saymak olanaklıdır. İşte bütün bunlar, insanın yaşamının belli bir noktasında, bu yaşamı sonlandıran olaylardır. İnsan, zamanı önceden kesin olarak bilinemeyecek ama ortadan kaldırılmaları olanaklı bu yaşanıp ölünen olaylar karşısında Kendine-Dönüşümlü düşünceyle başbaşa kalır. Kendine-Dönüşümlü düşünce ona (bir kez daha) ölümlü bir varlık olduğunu anımsatır. 

İnsana, ölümlü olduğu söylendiğinde, yaşarken onun için bir şey ifâde etmeyen bu gerçek; şayet o kişi bir depremden sonra hâlâ yaşıyorsa, bu yaşadığı “felâket” ona bir anlam ifâde etmeye başlar ve onu kendisiyle başbaşa bırakır.  Öyle ki, artık önünde iki yol vardır: Birincisi, ölümünden sonrasını, ne olacağını bilmek ister. Ancak ölümden sonra ne olduğu/olacağı insan bilgisine kapalıdır. Ama bunu bilmede ısrar eder direnirse karşısında bir inanç ve ahlâk sistemini ve bunların üzerine kurulmuş bir kültürü bulur. Söz konusu inanç ve ahlâk sistemi “Öbür Dünya”, “Günahı” ve “Sevabı” ve bunlara bağlı olarak daha pek çok yapılması ve yapılmaması gerekenleri “vaaz ediyor” olabilir. Bu dünyada öbür dünya için yapması gerekenler “manzumesi” ile, yani bir yaşam tarzıyla karşılaşabilir ve bu yolu tercih edip bu yoldan yürümeye başlayabilir.  Giderek ölüm ona, nedeni ne olursa olsun “doğal” gelmeye başlar. Ölüm artık onun için “Taktir-i İlâhî”dir. O, bir başka açıdan baktığında deprem, sel, yangın, salgın hastalıklar gibi “felâketler” aracılığıyla Tanrı’nın onu ve onun gibileri “sınadığını” bile düşünebilir. Bu Kendine-Dönüşümlü öylesine güçlü bir düşüncedir ki, kişiyi Dünyaya kapatmaya yeter. Böyle düşünenler için ”Bu dünya bir imtihan dünyasıdır.”  Artık akıl “çevrimiçi”dir. “Dualar” başta olmak üzere çeşitli ritüeller bu manzumeyi, bu “çevrimi” bütünleyip tamamlar. 

İkinci yolu tercih eden insanın yolu; bu Dünyada insan yaşamının doğal akışını kısaltan, bu akışı kesintiye uğratanlarla mücâdele etme, dünyayı insan için yaşanabilir kılma yoludur. Albert Camus’nün “Veba” romanının baş kişisi Dr.Rieux; Veba ile mücâdele ettikten ve Veba’nın insan için tehlikeli olmaktan çıkmasından sonra şöyle düşünür :  

“Şehirden yükselen coşkun sevinç seslerini dinlerken, Rieux, bu sevincin her zaman bir tehdit altında bulunacağını düşünüyordu. Çünkü kendini sevince kaptırmış halkın bir şeyden haberi olmadığını ve kitaplarda okuduğu gibi, veba mikrobunun ne öldüğünü ne de kaybolduğunu; sayısız yıllar boyunca mobilyalarda ve çamaşırlarda uykuya dalabileceğini, odalarda, mahzenlerde, sandıklarda, mendillerde, eski kağıtlarda sabırla bekleyebileceğini ve zamanı gelince bir gün insanları yola getirmek ve felâketlerine sebep olmak için vebanın farelerini uykularından kaldırıp, mutlu bir şehre ölmeye gönderebileceğini biliyordu. 

A.Camus, bir salgın hastalık olan Veba; insanların başına gelebilecek bir felâketin/felâketlerin simgesi olan bir romanda Veba” da bir simge olarak   kurgulamıştır. Böyle bakıldığında, salgın hastalıklarla, başka türden hastalıklar, “doğal âfetler olarak sel, deprem, yangın, trafik kazaları… arasında bir fark olmadığı görülebilir. Bunlara, bir insanın doğumundan ölümüne kadar, onun ömrünü “doğal” gidişinden alıkoyacak, ömrünün kısalmasına neden olabilecek ve çözümleri de tek bir kişinin çabalarının ötesinde toplumun örgütlenmesini ve yönetilmesini gerektiren olup-biten her şey dâhil edilebilir.  

A.Camus’nün oyunlarından “Caligula”da; insanların mâruz kaldığı ve yaşamlarına mâl olan söz konusu olaylar karşısında, tarihe “Deli” (?) İmparator olarak geçmiş olan Caligula bu durumu şöyle ifâde etmiştir: “İnsanlar ölüyorlar ama mutlu değiller”.3 

*** 

Depremde olduğu gibi “doğal âfet” durumlarında insanlar kendilerini, kendine dönüşümlü (reflektif) bir düşünme durumunda bulurlar. Yaşarlarken, hiç düşünmedikleri ancak ebedî olarak var olacak olan bir gerçeklikle yüz yüze gelirler : Ölüm. Değişim ve dönüşüm içinde olan varlıklar olduklarının farkına varırlar. Ama bu farkına varış, ya da bu bilinçlilik durumu pek de uzun sürmez: Ölümsüz varlıklarmış gibi, bir bakıma doğalarını hesaba katmadan yaşamaya devam ederler. İnsan doğasına aykırı yaşayan bir canlı varlıktır. Çünkü düşünen ve “Hayır” diyebilen tek canlı varlıktır. 

Daha önce de söylemiş olduğumuz gibi, ölümlü bir varlık olduğunu unutarak yaşayan insanın kendisini ayakta tutabilmesi, deprem gibi “doğal afetler”in neden olduğu ölümleri “doğal” karşılamasıyla oluyor. İnsanın yaşam karşısındaki bu tutumunda artık bilgiler değil, kendine-dönüşümlü (“çevrimiçi”) düşünmenin ürünü olarak inançlar iş başındadır.  Ölüm/ölümler “taktir-i ilâhî”dir. Önceden yazılmış bir kaderdir (yazgıdır). İnanca/inançlara dayalı söylemlerde bunun böyle olduğu kanıtlanamaz. İnancın/inançların bilgi/bilgiler karşısında insanları iknâ etme güçleri, zamana karşı dirençleri çok daha fazladır. Bu nedenle inanca/inançlara dayalı bir dünya görüşünün (bir zihniyetin) değişmesi yüzyılları alır.     

İnsanın ömrünü “doğal” gidişinden alıkoyacak olayları bilgisel olmayan inançları temel alarak ortadan kaldırmak ve bu dünyada insanca bir yaşam için çabalamak, yani A. Camus’nün deyişiyle “Başkaldırmak”; insanın olanaklarını gerçekleştirme amacına yönelik bir başkaldırma sayılamayacak, bu tür Başkaldırılar, tarihte örneklerini gördüğümüz, “taktir-i ilâhî”ye başkaldırılıyor diye algılanacak ve cezalandırılacaktır. 

*** 

İşte gerek depremde, gerekse, diğer türden yani insanın ömrünün bir anda kısalmasına neden olabilecek olaylarda felsefenin; yazımızın başından bu yana anlattıklarımızla bağlantılı olarak kendine dönük düşündürücü bir rolü bulunmaktadır. Felsefe Bilimi de yanına alarak gerçekleri görür, söyler ama insanları bütünüyle inandıramaz. Ancak Bilim ve Felsefenin görevinin insanlara gerçekleri göstermek olduğu unutulmamalıdır. Bu bağlamda Bilim ve Felsefenin, bir bakıma da kaderinin (yazgısının) Kassandra”4nın çığlığı gibi Trajik olduğu söylenebilir. 

İnsan şu veya bu biçimde ve uzunlukta bir “ömür” yaşar.  Ama çok az kişi Dr. Rieux’nun gördüğü gerçeği, yani Veba’nın “… bir gün insanları yola getirmek ve felâketlerine sebep olmak için farelerini uykularından kaldırıp, mutlu bir şehre ölmeye gönderebileceğini” görebilir. Herkes bir başka felâkete kadar yaşayıp gider… 

Yazımızı Bilge Karasu ile bitirelim: “… İnsanlar, gitgide, istediklerine, dilediklerine inanmakla yetindiklerini, düşünüp tartmayı, ölçünmeyi, olanı biteni görmeye çalışmayı yavaş yavaş bir yana ittiklerini daha fark etmiyorlardır belki de. Bunun farkına varmaya başladıklarında ise ortalık iyice kararmış olacak. Sabahları güneş yeniden doğar olsa da, ortalık yeniden aydınlanıyor gibi olsa da gecenin karanlığı bütün bütün dağılmayacak hiç.”5

 Prof. Dr. İsmail H. Demirdöven

Gercekedebiyat.com

  

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)